Faşizm hâla büyük bir tehdit olarak duruyor

Faşizm hâla büyük bir tehdit olarak duruyor
Faşizm hâla büyük bir tehdit olarak duruyor

Gazeteci, yazar Kemal Can güncel demokrasi krizine işaret ederek, “Bugün yönetimler bazında popülist versiyonlar eliyle iktidarları ele geçiren otoriter eğilimler, hatta faşizan moment büyük bir tehdit olarak önümüzde duruyor” diyor.

Faşizm hâla büyük bir tehdit olarak duruyor

OĞUZCAN ÜNLÜ

Düzenin devamında her zaman etkin rol oynayan MHP, bugün tarihsel işlevini Cumhur İttifakı içinde yer alarak yerine getiriyor. Devlet Bahçeli ve çeşitli MHP’li yöneticilerin açıklamaları Türkiye’nin demokrat ve ilerici birikimini hedef alırken, güncel siyasi krizi ve yoksulluğu örtme amacını da taşıyor.

MHP üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan ve Tanıl Bora’yla birlikte yazdıkları Devlet, Ocak, Dergâh ve Devlet ve Kuzgun kitapları bulunan Kemal Can ile MHP’yi konuştuk.

MHP’nin son dönemlerde TTB’ye ve diğer demokratik kurumlara saldırısını nasıl yorumluyorsunuz?

MHP’nin bir süredir yaptığı çıkışlar, ortaya attığı iddialar ve aldığı pozisyon, iktidarın bütünüyle ilgili stratejiden çok bağımsız değil. Hatta Bahçeli’nin bu rolü çok baskın ve fazlasıyla aşikâr biçimde üstlenmesi yüzünden, MHP bağımsız bir siyasi aktör olmaktan çok uzaklaştı. Beka davası, yerli ve milli söylemi gibi iktidarın savunma çizgilerini belirleyen ana stratejiyi çizen, bunun denetimini üstlenen bir rolü var MHP’nin. Bu nedenle hedef gösterme, bazı kesimlere dönük suçlama ve saldırı hamlelerinin başlatıcısı ya da sürükleyicisi olarak hep MHP’yi önde görüyoruz. Hatta AKP içinden çıkan muhalefet partilerine bile Bahçeli laf yetiştiriyor. Bu ataklığın, rol paylaşımı ile ilgili olduğu kadar iktidar koalisyonunun iç dengesi ve kanatların ağırlıkları ile ilgili gerilimler açısından da bir önemi olduğunu düşünüyorum. Mesela AYM işi önce Süleyman Soylu tarafından ortaya atıldı, Bahçeli ona destek verdi. TTB ile ilgili çıkışı ise doğrudan Bahçeli yaptı ve tamamen ‘iç düşman’ konseptine oturttu. Bu saldırgan politika, iktidarın kurduğu ‘güç konsolidasyonu’ stratejisinin önemli bir ayağı. Siyasi alanı ve özellikle de onun sivil yönünü baskı altında tutmak, kriminalize etmek, baro hanesinde olduğu gibi kurumsal yapıları zayıflatmak, böylece iktidarın ‘ayağına dolanacak’ pürüzleri temizlemek amacı belirleyici. Siyasi alanı tamamen kullanılmaz hale getirme hedefinin bir parçası olarak bu konuda yeni hamleler de bekleyebiliriz.

fasizm-hala-buyuk-bir-tehdit-olarak-duruyor-807825-1.TABLO HENÜZ DAĞILMA YÖNÜNDE DEĞİL

MHP’nin Cumhur İttifakı’ndaki güncel konumu nedir? İttifak içinde ne tür hesaplar yapılıyor?

MHP, Cumhur İttifakı’nın ideolojik patronluğunu büyük ölçüde ele geçirmiş durumda. Ayrıca iktidara ‘devlet’ adına katılma rolünü de bırakmak istemiyor. AKP iktidarının devletleşmesini, devletin yönettiği bir AKP iktidarı olarak tutma görüntüsünü sağlamaya devam ediyor. Dış politika perspektifi büyük ölçüde iktidarın MHP-Ulusalcı ortaklığı çerçevesindeki milliyetçi söylem ve iddialar etrafında kuruluyor. Yapılanlardan çok söylenenleri bu ideolojik çerçeve belirliyor. Ancak akçalı konularda, ekonomi yönetiminde bu kanadın belirleyiciliği çok daha geride. Hatta yakın zamana kadar MHP ekonomi konusunda iktidarla bir mesafesi olmasına gayret ediyor, kimi zaman ‘eleştirel’ sayılabilecek bir mesafe bırakıyordu. Son zamanlarda bunun ortadan kalktığını, Bahçeli’nin iktidarın ekonomik kararlarını hatta Berat Albayrak’ı bile sahiplendiğini izliyoruz. Bu durum yüksek bir kaynaşmanın eseri olabileceği gibi iktidar koalisyonunun iç dengelerinin daha da hassaslaştığının alameti de sayılabilir. Bence her ikisi de bir miktar geçerli. İktidar koalisyonunun ‘kader ortaklığı’ kopmayı çok zorlaştırmış durumda ama buna karşılık birlikte durmak da daha fazla çaba ve fedakârlık gerektirmeye başlamış durumda. Bunu iktidarın oy kaybından MHP’nin de ciddi -hatta AKP’den bile fazla- pay almaya başlamasında da görüyoruz. İktidar cephesinde çok yararlı olmayan bir denge ve dinamik bir gerilim mevcut ama bu tablo henüz dağılma yönünde değil bir arada tutma yönünde bir moment yaratıyor.

REHAVET VE ÇARESİZLİK HİSSİ SORUNLU

Başta derinleşen ekonomik krizin ve dış politikadaki sıkışmışlığın etkisiyle AKP-MHP blokunun oy oranlarında azalma görülüyor. Bunun yanı sıra muhalefete dönük baskılar artarak devam etmekte. Fakat kimi muhalefet kesimlerinde ‘İlk seçimlerde nasılsa gidecekler” rehaveti olduğu seziliyor. AKP-MHP Bloku olası seçimlerde bir yenilgi alırsa, iktidarı kolayca teslim edebilir mi?

İktidar ittifakı yerel seçimlerde ortaya çıkan siyasi aritmetikten doğan sorununu büyük ölçüde denklemin bu tarafını önemsizleştirerek karşılamaya yöneldi. Aktif kayyum politikası, HDP’ye dönük abluka hamleleri, CHP’li büyük şehir belediyelerine ve genel olarak yerel yönetimlere dönük sıkıştırma atakları, sivil siyaset odaklarını baskı altına alma çabaları hep bunun parçaları. ‘Güç konsolidasyonunu’ şimdiye kadar iktidarının garantisi olarak sunduğu oy desteğinin yerine koymuş durumda. Bu stratejinin muhalefet üzerinde yarattığı bozucu etkilerin başında, iktidar değişimi açısından aritmetik meselenin yeterli olacağı, iktidarın kendiliğinden eriyerek güç kaybedeceği inancı geliyor. Muhalefet tıpkı iktidar gibi siyaset üretmeden bekleyerek iktidarı alabileceğini sanıyor. İkinci bozucu etki ise umutsuzluğu besleyen ‘seçimle giderler mi?’ şüphesi. Bu da kendiliğinden gidecekler inancı kadar sorunlu bir sonuç doğuruyor ve siyaset üretmenin imkânlarını tıkayan bir etki yaratıyor. Benzer bir tartışmanın tamamen başka bir siyasi deneyden gelen ABD’de de yaşandığını görüyoruz. Siyasi alanı kapatma, siyasetsizleştirme, siyaseti iktidarsızlaştırma çabaları karşısında rehavet de çaresizlik hissi de aynı ölçüde sorunlu. Bence her iki uca da sürüklenmeden siyasi alanı açmaya çalışarak, özgürleştirici siyaset ve birlikte mücadele pratikleri geliştirmenin zemini mevcut. Elbette iktidar ittifakı da bunun önüne her türlü engeli çıkarmaya ve çok daha fazlasına yapabileceğine ilişkin inanışı beslemeye devam edecek. İktidarın bırakılıp bırakılmayacağı belirleyecek olan tek unsurun, iktidar sahiplerinin niyetleri olmasına izin verilirse veya böyle olduğu düşünülürse iş daha güçleşiyor.

İDEOLOJİK BOYAYI MHP SAĞLIYOR

“Siyaset Boşluk Kaldırır mı?” başlıklı köşe yazınızda, “Serbest piyasanın rasyonel faydayı her durumda kendiliğinden üretebileceği palavrasında olduğu gibi, liberal demokrasi deneyiminin kendi krizini çözebileceği veya çıkan her boşluğu dolduracağı vaadi de çökmüş durumda” diyorsunuz. MHP’nin güncel demokrasi krizindeki payı nedir?

70’lerin sonu 80’lerin başı gibi kuvvetli bir rüzgâr yaratmış olan neoliberal dalga, siyasette de paralel bir liberal dalganın tarihi bir zorunluluk gibi işleyeceği fikrini sattı. Daha sonra küresel sistemin gerekirse zor kullanarak ‘demokrasiyi’ tüm dünyaya yayacağı bile iddia edildi. Hatırlanırsa tarihin, başkaldırının, proletaryanın, ideolojilerin sonu geldiği söylendi. Ancak bu model kendi ekonomik tıkanıklıklarını aşamayıp süreklileşmiş krizler üretmeye başladığı gibi ileri sürdüğü ve zorladığı siyasi mimari de hızla çöktü. Bütün dünyada merkez siyasi aktörlerin güçleneceği daha da teknik bir mesele haline getirilmiş siyasetin ideolojik ‘lekelerden’ temizlenmiş bir muğlak merkeze toplanacağı iddiasının tam tersi gerçekleşti. Merkez siyaset hızla çöktü, merkez partiler zayıfladı. Buna bağlı olarak liberal demokrasinin ağır bir temsil krizi yaşamaya başlayacağı, iddiasının tam tersine merkez dışı zorlamaların daha etkili olmaya başlayacağı, daha marjinal ideolojik akımların (ırkçılık, yabancı düşmanlığı, etnik-dini ayrımcılık) merkez üzerindeki baskısının artmasına şahit olduk. Bugün yönetimler bazında da popülist versiyonlar eliyle iktidarları ele geçiren otoriter eğilimler, hatta faşizan moment büyük bir tehdit olarak önümüzde duruyor. MHP bugün yürüttüğü çizgi itibariyle, siyaseti sadece hükmetme (devlete ait bir yönetme faaliyeti) ile sınırlı bir tarife sıkıştıran ‘sivil vesayetin’ temsilcisi rolünde. Dünyada gelişen yeni otoriter dalganın ve yeni popülizmin ihtiyaç duyduğu ideolojik boyayı sağlayan önemli bir aktör.

fasizm-hala-buyuk-bir-tehdit-olarak-duruyor-807826-1.

***

MHP MÜCADELE ALANLARINI KRİMİNALİZE ETTİ

Biraz geçmişe dönecek olursak… Bu yıl 12 Eylül Askeri Darbesi’nin 40. yıldönümüydü. 12 Eylül öncesi MHP’nin politikası neydi? Ülkücü Hareket darbeye giden yolda neler yaptı?

12 Eylül’ün, neoliberal modelin ‘normal’ siyasi süreçlerle temin edemeyeceği ‘rızayı’ üretmek veya modelin oturtulması için gerekli zorlamayı sorunsuz biçimde yürütmek için çok ciddi bir fırsat olduğunu biliyoruz. Temel refleksi ‘sorun çıkartabilecek’ bütün siyasi alanları engellemek veya denetlemek, ‘siyasi istikrarı’ sürekli kılmaktı. Buna ek olarak bir taraftan neoliberal (ek olarak postmodern) söylem, diğer yandan devlet eliyle yürütülen propaganda ile genel olarak ‘siyaset’ itibarsızlaştırıldı. Toplumsal çatışma ve mücadele alanları, kurumsal ve kavramsal düzlem kriminalize edildi, suç ile ilişkilendirildi, itibarsızlaştırıldı. MHP, 70’li yıllar boyunca oluşmuş ve son döneminde özel olarak köpürtülmüş toplumsal çatışmanın önemli bir tarafı olarak bu itibarsızlaştırmanın haklılaştırıcı unsurlarından biri olarak fonksiyon gördü. MHP’nin ‘devlet için ve devletle birlikte hareket eden sivil siyasi militer güç’ fonksiyonu daha sonraki siyasi gerilimler için ilham kaynağı oldu. 70’li yıllardaki anti-komünizm misyonu daha sonraki Kürt politikasına kolayca entegre edilebildi.

***

MHP’NİN ALT SINIFLARLA İLİŞKİSİ SORUNLU

“Yoksulluk ve Milliyetçilik” yazınızda, “Milliyetçiliğin yoksullarla doğrudan temas etmediğini, etse bile bu temasın milliyetçilik üzerinden olmadığını söylemek yanlış olmaz” diyorsunuz. MHP’nin alt sınıflarla ilişkisi ne durumda? Güncel ekonomik krize karşı MHP’nin tutumu, milliyetçiliğin yoksullukla tarihsel ilişkisi düşünüldüğünde, nasıldır?

“Milliyetçiliğin yoksullarla doğrudan temas etmediğini, etse bile bu temasın milliyetçilik üzerinden olmadığını söylemek yanlış olmaz.” Bu cümleyi sadece MHP açısından değil dünyadaki milliyetçi, ırkçı-yabancı düşmanı, aşırı sağcı pek çok siyasi organizasyon açısından söylemek mümkün. Bu hareketlerin çoğu toplumsal desteğini ülkelerinin en yoksul, ekonomik hatta kültürel olarak en gerideki kesimlerinden alıyorlar. Ancak bu kesimlerle onların yoksullukları veya yoksul olmalarının ‘gerçek’ sebepleri üzerinden ilişki kurmuyorlar. Tam tersine yoksulluk kimliğinin sınıfsal okumasını bozan, bulandıran, tahrip eden, hatta inkâr eden bir işlev görüyorlar. Alt sınıfların sistem tepkisini sınıfsal gerilimin çok uzağındaki başka kimlik havuzlarında toplayarak ‘başka’ hedeflere transfer ediyorlar. MHP tabanının, kitleselleşmeye başladığı 70’li yıllardan itibaren ülkenin en alt sosyo-ekonomik kümelerine dayandığı söylenebilir. Süreç içinde, özellikle 90’lı yıllarda bir miktar değişiklik göstermiş olsa da bu genel karakterin hala devam ettiği söylenebilir. Türkiye milliyetçiliğinin kuruluş dönemini biçimlendiren genel ruh hali reaksiyoner bir karakter taşır. Umutla değil endişelerle daha kolay iletişime geçebilen, rahat mesaj iletebilen bir ruh halidir bu. Ancak bu süreç aktif bir ideolojik çağrı ile işlemiyor. Ekonomik, toplumsal, kültürel olarak epey ezik alt sınıflar, bulundukları duruma ilişkin tepkilerini başka kesimlere -yüksek bir düşmanlıkla- yönetebilmeleri için elverişli bir dönüştürücü olarak ideolojik sağ kitle partilerine yöneliyorlar. Bu açıdan bakıldığında MHP’nin alt sınıflara dönük özel bir söylem ve politika geliştirdiğini söyleyemeyiz. Daha çok bu kesimlerin MHP’nin sağladığı kolay kimlik imkânına yönelmelerinden bahsedilebilir. Son dönemde, yani iktidar ortaklığı sürecinde ve özellikle de kriz şartlarında MHP’nin bu kesimlerle ilişkisinin iyice sorunlu hale geldiği söylenebilir. Bahçeli devletin bekasının geçici ekonomik sorunlardan çok daha önemli olduğunu anlatarak bunu ortaya koyuyor.

MHP ve Siyasal İslam arasındaki tarihsel ilişki bugünkü yeni rejim inşasında nerede duruyor?

İslamcılık ile milliyetçilik arasında hayli eskiye dayanan gerilimli bir ilişki söz konusu. Her ikisi de Osmanlı’nın son döneminde yaşanmakta olan krize önerdikleri siyasi çözümler itibariyle farklı hatlardan geliyorlar. Aslında başlangıçta ikisinin de daha dar aydın hareketleri olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Temel ideolojik referansları, önlerine koydukları hedefler ve bazı yöntem tercihleri açısından önemli farklılıklar ve aslında kolay uzlaşamayacak çelişkiler barındıran çizgiler. Milliyetçilik başlangıcında ağırlıklı olarak Türkçü-Turancı bir çizgiye yakın bir rotadaydı ve İttihat ve Terakki Partisi içinde temsil olunuyordu. İslamcılık ise tam tersi bir siyasi hatla daha hızlı ilişki kurdu, güçlü olan Anadolu Sufiliği vasıtasıyla cumhuriyet döneminde daha tepkisel popüler ideolojik bir reflekse dönüştü. Özellikle DP dönemiyle birlikte popülist siyasi dilin önemli bileşeni oldu. Milliyetçiliğin popülerleşmesi ise daha geç zamanlara ve özellikle muhafazakârlık ve dindarlıkla daha organik bir ilişki kurduğu 60’ların sonlarında gerçekleşmiş bir durum. 70’li yıllarda özellikle Necip Fazıl Kısakürek gibi ajitasyon erbabı tarafından formüle edilen milliyetçi-mukaddesatçı (aslında Sünni-Türk) tamlaması halinde buluşturuldu. Bu tarihten sonra sağ muhafazakârlığının büyük hegemonik çoğunluğunu temsil eder hale geldi. Bu iki siyasi çevrenin ideolojik kaynakları ve kendi siyasi iddiaları açısından sorunlu olan ilişkisi, ‘ortak düşman’ algısı çerçevesinde kolay buluştu. 70’li yıllarda küresel bir politika halinde yürütülen anti-komünist proje bunu hızlandırdı. Türkiye’de yaşanan sert siyasi çatışma ortamı ve MC Hükümetleri gibi deneylerle pratik bir hal aldı. Ancak bu hareketler arasındaki siyasi gerilim, ideolojik reflekslerdeki farklar ve kadro çekişmesi hep devam etti. Bunu 90’lar sürecinde ve AKP iktidarının ilk döneminde de izledik. Ancak son yıllarda yeniden milliyetçi-mukaddesatçı ‘kutsal ittifak’ formülünü kullanan bir ortaklığın devlet ideolojisi olarak yürürlüğe konulduğunu görüyoruz. 12 Eylül’ün beceremediği sentetik ‘Türk-İslam Sentezi’ yerine Cumhur İttifakı.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*